Yrd.Doç.Dr. Kemal Haykıran
Akademisyen / Araştırmacı Yazar
 Özgeçmişi  Köşe Yazıları
 Tüm Yazarlar
Osmanlı Torunluğu Meselesi Yahût Solun Tarih Bil(dir)mezliği
29 Ağustos 2017 Salı
Alman şair Göthe “Tarih yazmak geçmişten kurtulmanın güzel bir yoludur” der. Gerçekten tarih, geçmiş dönemlerde de çoğu zaman hakim algının pekişmesi ve kabul edilmesine hizmet ettirilmiştir.

 Bu en çarpıcı örneğini de ülkemizde sol akımlar gerçekleştirmiştir. Bu coğrafyada emanet ve eğreti duran sol fikirler kendilerini meşrulaştırmak ve rakibi fikriyatları karalamak için sahibi olduğu imkanları da kullanarak büyük bir algı operasyonu gerçekleştirmiştir. Üzerine konuştuğu toplumun değer kodlarını genel yapısını fikir ürettiği tarihi dönemlerin kendi koşul ve gerekliliklerini görmezden gelerek daha doğru ifadesi ile bunları kavrayacak idrakten uzak bir zihin ile batı da batının kendi koşullarında şekillenen düşünceleri alıp hiçbir geçerliliği olmayan bir coğrafyada uygulamaya kalkmıştı. Solun bu genel durumu tarih anlayışına da yansımaktaydı. Böylece ancak Avrupa’nın geçmişinde bir karşılığı olabilen “sınıfsal yapı”, “sınıflar arası mücadele” ve “ruhban-aydın kavgası” gibi pek çok olguyu bizim tarihimize de giydirme girişiminde bulundu. Neticesinde geleneksel yapısı ile geçmişi ile meselesi olan geçmişini beğenmeyen küçük gören bir algı şekillendi. Tarihi bakışının problemli olmasının da ötesinde Türk toplumunun geleneklerini inançlarını kültürünü anlamadan anlayabilme ikliminden de uzak bir zihin ile kendi kurgusu üzerinde bir toplum algısı inşa etme gayreti içinde oldu. Bu solun hem en büyük düşünsel çıkmaz hem de Türk düşünce hayatına en büyük zararı oldu.

Bu fikriyatın dilendiği Türk tarihi ve kültürü algısı Voltarie gibi aydınlanma çağı Avrupa yazarlarının Türkler hakkında geliştirdiği hayali ve müfteri ifadelerle yarışacak cinstendir. Bu bağlamda oluşan hakim anlayışa bakıldığında Orta Asya’da İslamiyet öncesi Türk tarihini tamamen kabilelerden oluşan barbar bir dönem olarak algılandığı bunun dillendirildiği görülmektedir. Türklerin devlet nedir bilmediklerini Orta Asya tarihine iz bırakan büyük siyasi yapıların sadece birer kabile federasyonundan öte yapılar olmadığının dillendirildiği görülmektedir. Eğer Türklerde bir devlet geleneği yoksa Orta Asya’daki yapılar devletten başka bir şey ise Türkçe’de bu güçlü bir karşılığı olan “Devlet”  kelimesi nasıl açıklanacak o zaman keza Türk kültür metinlerinde kitabelerde sözlü kültür ürünlerinde bu kadar güçlü devlet kavramını karşılayan unsurların bulunması nasıl açıklanacak bu durum. Bu nevi bilgi yanlışlarının temel sebebi Türk tarihine ilişkin temel kaynakları okumamak bu dönemi tanımamaktır.  Sadece Kaşgârlı Mahmûd’ın Divan-ı Lugâti’t-Türk’üne bir göz atsalar bile bu dillerine doladıklarının ne kadar vahim ifadeler olduklarını kavrayacaklardır. Bir diğer nokta ise Türklerin İslamiyet’ten önce yazılı bir kültürlerinin olmadığına dair algıdır. Göçebe Türkler yazı nedir bilmezler yazılı bir ürünleri de doğru düzgün yoktur. Şeklinde temel bir fikrin altını kurgu ve yorum bilgilerle doldurulduğu görülmektedir. Halbuki Türklerde yoğun bir yazılı kültür olduğu bütün ilim çevrelerinin ittifaken dillendirdiği bir noktadır. Pek çok yazılı kültür ürünü olan toplumların kendilerine ait bir alfabeleri yokken ortak alfabeler ile gerek batı gerekse doğu dünyasında yazılı ürünler şekillenirken Türklerin Orta Asya bozkırında yazı ile aralarında yoğun bir ilgi bulunmaktadır. Eğer böyle olmasaydı yazılı kültürde ileri gittiği kabul edilen uygarlıkların bir milli alfabesi dahi yokken Türkler “Göktürk” ve “Uygur” olmak üzere Asya bozkırında iki alfabe geliştirmişlerdi. Yazılı kültürde katkısı olamayan bir uygarlık niçin bir değil iki alfabe geliştirsinlerki? Kaldıki bu fikirleri dillendirenler bu fikirlerini 30-40 yılların Oryantalist eserlerin çevirilerinden oluşan bilgi kırıntıları etrafında şekillenmekteydi. Bugün tarih bilimin geldiği seviye itibariyle bu tarz yaklaşımların artık hiçi kabul görür yanı kalmamıştır. Gelişmeleri takip etmeyen statikocu bir zihin ile hala 60-70 yıllık fikirleri ısıtıp ısıtıp kamuoyuna sunmaktadırlar. Bu fikirleri hararetlice savunanlar uyguların matbaanın prototipi kabul edilecek olan taş baskı teknolojisini geliştirdikleri pek çok eserin bu şekilde yazıya geçirilip yaygınlaştırıldığını bilmemektedirler. Konar-Göçer toplum yapısı gereği sabit yerleşim yerleri olmayan Türklerin dolayısıyla elbette bir Efes ya da Bergama kütüphanesi gibi bir kütüphane kurmamışlardı. Fakat konar göçer toplum yapısının bir üretimi olarak göç yolları üzerine büyük kitabeler dikerek fikri üretimleri bu kitabelere yansıtmışlardı. Yazılı kültür tam olarak buydu. Zaten 9. Yüzyılda insanlığa Müslümanların bir armağanı olarak kağıt fabrikasının kurulması ve kağıdın yaygınlaştığı tarihe kadar antik Yunan ve Mısır gibi uygarlıklar başta olmak üzere yazıda ileri giden tüm uygarlıklarda yazı kağıdımsı bazı metalara yazılan bir şeydi. Bunun Türklerdeki karşılığı ise işte bu taş kitabelerdi. Çokta ilgilenmediğimiz Orta Asya coğrafyasına 90 yıl süren Sovyet hakimiyetinin baskıcı yapısı ve Türkiye –Rusya ilişkilerinin durumu gereği girilememiştir. 1990’larda Sovyetlerin yıkılması neticesinde alan araştırmalarına açık hale gelen Orta Asya’da Başbakanlığın himayesinde 90’ların ortasından beri sürdürülen Türk Kültürü Envanter Projesi çerçevesinde 2004 yılı rakamlarına göre 124 kitabe tescillenmiş durumdadır. Geçen on sene zarfında bu sayının hangi noktalara geldiğini tahmin etmek çok da zor değildir.

Bu nevi tarih anlayışının en çok kafa karıklığına yok açtıkları noktalardan biri de Osmanlı Devleti üzerinde yarattıkları zihni tahribattır. Sol kafa yapısının bir sonucu olarak solun ezen-ezilen mantığını Osmanlı toplumuna uyarlamaktadır. Osmanlı hanedanını totoliter baskıcı halktan kopuk baskıcı bir iktidar devletin tabanını oluşturan Türkmen zümreleri ise devletin ezdiği ve dışladığı mazlum guruplar olarak kabul edildiği görülmektedir. Bu çerçevede  Osmanlı’nın bir Türk devleti olmadığı, Türklerin Osmanlı toplum yapısı içinde adeta Çingenelerden farksız bir konumda olduğunu çokça dillendirmektedirler. Buradan hareketle de bugün geleneklerine bağlı kimselerin kendilerini “Osmanlı torunu” olarak tanımlamasının akıl dışı bir tutum olduğunu ifade etmektedirler. Tüm bu yorumlar tarih bilmezliğinin ve anlamazlığın itirafından başka bir şey değildir. Bir zihin ve düşünce kendi kültür coğrafyasına ancak bu kadar yabancı olabilir.   

Osmanlı Devleti, büyük tarihi tecrübeler üzerine kurulduğu için devletin devamlılığını sağlayacak bir dizi tedbirler alarak kurulmuştu. Bu tarihi gelenek içinde bazı değişimlere yol açmıştı. İşte buradaki inceliği kavrayamayan zihin bunu Türk düşmanlığı olarak tanımlayıp geçmiştir. Belki de böylesi işine gelmiş olduğundan bu yolu seçmiştir. Hiyararşik ve düzenli bir toplum yapısına sahip olan Türk toplumunda boylar ve bu boyların reis aileleri de büyük önem taşımaktaydı. Birer küçük siyasi teşekkül olan “bey”ler devleti oluşturan temel faktördü. Fakat siyasi bir kriz anında bu beyler kendilerine ait müstakil siyasi yapılar oluşturabiliyorlar yahut ayrılıp başka devletlerin bir parçası haline gelebiliyorlardı. Sorun sadece bu değildi. Devletin içinde kendi nufuzlarından getirdikleri güç ile odak haline geliyor yönetim mekanizmasına ortak olabiliyorlardı. Bazı zamanlarda devletin işini kolaylaştıran bu durum kriz anlarında isen devletin bekası için sorun teşgil edebiliyordu. Geçmiş dönemlerde bunların canlı örneklerine rastlanılmaktadır. Moğol istilası sonrasında Selçuklular içinden çıkan 20ye yakın beylik bunun en bilinen örneğidir. İşte bu tecrübeden hareketle Osmanlılar beylikten devlete geçiş süreci aşamasında tedricen Türkmen beylerini devletin yetki mekanizmalarından uzaklaştırmış bunun yerine Balkanlardan devşirdiği yeni bürokrat sınıfına dayanmıştı. Bu kesinlikle bir etnik yapıyı başka bir etnik yapıya tercih olarak kabul edilemez sadece devletin bekası için bir yöntemden başka bir şey değildir. Yine Osmanlı hükümdarlarının Türk beylerinin kızı yerine cariye olan yabacı kadınlarla evlenmeleri de aynı şeydir. Akrabalık bağı ile güçlü ailelerinin devlet güç sahibi olup devlete ortak olabilme ihtimali ve bunun taşıdığı risklere karşı kölelerle evlenmeyi tercih etmişlerdi. Bu fantastik duygularla açıklanacak bir şey olmaktan çok tamamen devletin devamlığı için geliştirilmiş usuldür.

 Evet en nihayetinde Osman adından da anlaşılacağı üzere bu bir hanedan devletidir. Tıpkı XIX. Yüzyıl dünyasına kadar tüm uygarlıkların devletlerinin olduğu gibi Kayıların bir boy beyi olan Osman stratejik adımlarının başarısı neticesinden bu yapıyı bir beylik olmaktan çıkarmış büyük bir devlet haline dönüştürmüştür. Böylece adıyla anılan bir devlet tarih sahnesindeki yerini almış oluyordu. Osmanın ardından gelenlerde bu yapıyı bir cihan devleti haline dönüştürmüşlerdi. Türklerin en önemli siyasi referansı olan töreyi hiç terk etmeyen bunu sadece muhatap oldukları kültür çevrelerinin etkileri ile zenginleştiren Osmanlılar hiç tartışma götürmeyecek bir biçimde bir Türk devletidir ve Türklüğün kıvanç sayfalarından birisidir. Ulus kimlik ve ulus devlet kavramlarının belirginleştiği XIX. Yüz yıl dünyasına kadar hiçbir devlet etnik bir marka ile kurulmadığı gibi Osmanlılarda böyle bir markayı doğal olarak taşımamışlardı. Modern zamana ait olan “ulus” argümanlarını bu devirde bulamamaktan hareketle bir Türk devleti değildi demek cahilliğin ve yöntem fukaralığının itirafıdır sadece. 

Osman ve soyundan gelenlerin kurduğu devlet Doğu Akdeniz dünyasının en önemli gücü haline gelmiş buradaki siyaset ve uygarlık mirasının doğrudan temsilcisi olmuştur. XV. Yüzyıldan sonra Osmanlı artık sadece bir hanedanın adı değil burada yaşayan kültürün birikimin irfanın siyasi tecrübenin rafinire hale gelmiş güçlü bir temsilcisidir. Sadece hanedan mensupları değil tüm unsurlar bu temsilin önemli birer parçasıdır. Osmanlı bir siyasetten çok bir kültürü ve birikimi anlatan bir kavarama dönüşmüş uygarlık tarihi içindeki yerini almıştır. Dolayısıyla geleneği temsil eden bu kültür dünyası ile bağı ve ilgisi olan herkes Osmanlıdır. Bu günde bu kültürün mirasçısı olan herkes Osmanlı torunudur….