Homo ludens’in dansı

Nil Dilara Çolak

“Oyun nedir?” Gündelik hayatın bütün o mekanik seslerinin arasında biri size bu soruyu yönelttiğinde oldukça hayatın içinde olan bu kavrama dair kafanızda belirli bir tanımdan uzak, fakat oyuna dair belli başlı birtakım sözcükler ve imgeler canlanacaktır. Muhtemelen: “Oynamak”, “çocuk”, “eğlence”, “boş zaman”, “kural”, “amaç”, “rekabet”, “rol” gibi… Ancak daha tanımlayıcı bir karşılık istendiğinde ise işlerin biraz karmaşıklaşıp, zorlaşmaya başladığını göreceksiniz. Her gün bir arada bulunduğumuz, yakından tanıdığımız “şeyleri” dahi ne olduklarını bilsek de tanımlamak özünde güçtür. Bununla uyumlu şekilde Burghardt, oyunu tanıması kolay fakat tanımlanması oldukça zor olarak tarif eder.

ÇOCUĞUN İLK DİLİ…

Örneğin Aristo’ya göre, “Oyunlar, çocukların daha sonra ciddi olarak yapacakları şeylerin provası olmalıdır.” Dewey’e göre, “Oyun, haz ve mutluluk veren, belirli bir sonuca varma amacı olmadan yapılan faaliyetlerdir.’”Comenius’a göre ise, “Oyun önemli bir öğrenme aracıdır; disiplin ve düzen kazanmada da önemli rolü vardır.” Anonim genel kabullerden örnek verilecek olursa, “Oyun, çocuğun ilk dili ve aynı zamanda evrensel tek dilidir.”

İnsan zihni kavramları tanımlarken sınırlar içine alma eğilimindedir. Kavrama sınırlar çizdiğinizde içeriği belirginleştirir fakat anlamı daraltırsınız, sınırları ortadan kaldırdığınızda ise anlamı zenginleştirir fakat içeriği bulanıklaştırırsınız. Bu nedenledir ki kavramsal tanımlamalar büyük bir çeşitliliğe sahiptir ve bu elimizdeki kavramın hangi sınırlara tabii tutulduğuyla ilişkilidir. Yukarıda ifade edilen bütün tanımlamaların oyunun sınırlandırılmış birer tanımı olduğu ve onu işlevsellik sınırları içine çektiği söylenebilir. Bu sınırlı haliyle de araçsallaştırılmış, dolayısıyla indirgenmiş olduğu aşikar.

“Görmek”. Çizim: Rokas Aleliunas.

BİR AĞAÇ UYDURUVERMEK…

“Bir ağacın, tam tamına, yaprakları, dalları, rengi, biçiminin olanca ayrıntısı göz önüne alındığında çok azını görebiliyoruz; bir ağaç görüntüsü uyduruvermek çok daha kolayımıza gidiyor.”
F. Nietzsche

Oyuna biraz daha yaklaşırsanız toplumsal gündelik yaşamın dil ve belleğinde de benzer bir sınırlılık ve indirgemeciliğin söz konusu olduğunu duyumsayacaksınız. Öyle ki, oyun genel olarak çocukların dünyasına atfedilerek çocukluk ile ilişkilendirilir ve ikili bir karşıtlık içinde ciddiyetin zıttı olarak karşımıza çıkar: Oyun oynamak ciddiyetsizliktir ve yetişkinlerin dünyasında yeri yoktur. Bu bakımdan ele aldığımızda evet, oyunun herkesçe bilinen bir yüzü ve ne olduğuna dair yaygın bir cevabı vardır. Fakat insan merkezci, egosantrik bakış açısı biraz aralandığında tüm bu indirgenmişliğin ötesinde oyun nedir sorusu basit bir soru olarak görünse de basit bir cevabı olmadığı açık.

Her şeyden önce oyun insanın değil doğanındır. Doğada oyun oynayan tek tür de insan değildir. Örneğin tüm memeli yavruların ve kuşların oyun davranış biçimi sergilediği bilinmektedir. Yunusların hem birbirleriyle hem de balina, sünger balığı gibi diğer türlerle oyun oynadıkları, bunun yanında ele geçirdikleri ya da baloncuk gibi yarattıkları nesneler ile oynama eğiliminde oldukları gözlemlenmiştir. Oyun oynayan yavru kedi ya da köpek görüntüsü de hemen her insanın belleğinde yer etmiş bir sahnedir. Buradan hareketle diyebiliriz ki, oyun insandan önce ve insanın dışında vardır. İnsanın hikayesine doğadan eklenmiş, kültür ile zenginleştirilmiştir. Huizinga oyuna dair kavrayışta sınırların dışını şu şekilde ifade eder:

“Oyundan, bilinen bir şeymiş gibi söz ediyor, bu kelimenin içinde ifade edilen kavramı çözümlemeye veya hiç değilse ona mümkün olduğunca yaklaşmaya çalışıyoruz; fakat bu kavramın, alışık olduğumuz kelime tarafından sıkı sıkıya belirlendiğinin de tam olarak bilincindeyiz… Oyun herkes tarafından gözlenebilir bir olgu olarak, aynı anda hem hayvanlar âlemini hem de insanlar âlemini kapsamaktadır. Bunun sonucu olarak, hiçbir rasyonel ilişki üzerinde temellendirilemez; çünkü akla dayandırılması onu insanlar âlemiyle sınırlandıracaktır. Oyunun varlığı hiçbir uygarlık basamağına, evreni kavrayışın hiçbir biçimine bağlı değildir. Her düşünen varlık, dili oyunu tanımlayacak genel terime sahip olmasa bile, bu oyun ve oynama gerçeğini bağımsız bir şey olarak tasarlayabilir. Oyunun varlığı inkâr edilemez niteliktedir.”

TOPLUMSAL DİRETMELERİN TELAFİSİ Mİ?

Oyun insanların dünyasında ciddiyetin karşısında ya da sadece çocuklara ait de değildir. Spor sistemleştirilmiş bir oyundur ve atletizm müsabakalarında her yaştan atletin ne kadar ciddi olduklarını görebilirsiniz. Aynı şekilde Dünya Satranç Turnuvası’nda oyuncular gayet ciddidir. Daha farklı bir açıdan yaklaşalım, örneğin güzel bir günde yürüyüş yaparken bir kutu oyunu kafesine tesadüf ederseniz, yetişkin insanların oyun oynadıklarını, ciddiyet ve ciddiyetsizlik de dahil pek çok farklı duygunun yüzlerinden geçtiğini görebilirsiniz.

Oyun oynamak sadece toplumsal gereksinimlerin bir ürünü ya da toplumsal diretmelerin telafisi midir gerçekten?

“İçeriye bakmak”. Çizim: Christopher David Ryan.

Oyun nedir? Sorusu kaçınılmaz olarak “insan neden oyun oynar?” sorusuyla devam eder. Aynı oyunun neliği gibi nedenselliği de basit görünümlü bir karmaşıklıktır. Bu nedenle yine genel geçer kabullerde sınırlandırılmış fakat doyurucu olmayan cevapları vardır. Ve bu cevapları, “öğrenmek”, “sosyalleşmek”, “keyif”, “eğlenmek”, “gelişim”, “çocuk” veya “zeka” gibi kavramlarla bir arada görebilirsiniz. İnsan oyun oynar; çünkü oyun gelecekte üstleneceği rollerin bir denemesidir. İnsan oyun oynar; çünkü oyun keyif, rahatlama ve eğlencenin beden bulmuş bir sosyal aktivite halidir. İnsan oyun oynar; çünkü oyun yaratıcılığı ve gelişimi destekleyici bir unsurdur. Fakat oyun oynamak sadece toplumsal gereksinimlerin bir ürünü ya da toplumsal diretmelerin telafisi midir gerçekten?

Neden oyun oynarız? Sorusu, oyunun neliği ve özelliklerinden bağımsız düşünülemez. Oyunun neliği üzerine düşünürken bir kez daha Huizinga’ya kulak vermek gündelik düşüncelerin tozunu üzerimizden atacaktır. Ona göre: “Oyun dahil eder ve serbest bırakır. Özümler. Yakalar, başka bir ifade ile cezbeder. İnsanın nesnelerde gözlemleyebildiği ve hatta ifade edebildiği şu en yücesinden iki nitelikle dopdoludur: Ritm ve armoni.”

SAVUNMA VE BAŞKALDIRI

Sanırım oyuna dair düşüncelerimizi biraz daha özgürleştirdik şimdi. O halde devam edelim. Oyunlar gerçeklik ile kurulan bir temas, bir iletişim biçimidir. Bu iletişim, öğrenmek, ifade etmek, gelişmek gibi işlevsel amaçlarla olabileceği gibi herhangi bir amacı olmaksızın da gerçekleşebilir, keyfi olabilir. Hatta daha da ileri giderek insan zihninin tasarımı olan oyunların gerçeğin başka başka temsilleri, alternatifleri olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan bakıldığında kendimizi var etmek, içinde bulunduğumuz varoluş biçimini anlamak, anlamlandırmak, gerçeği keşfetmek ve hatta yaşamakta olduğumuz çağın dinamiklerini düşünürsek gerçeği bizzat yaratmak için oyun oynarız. Bir süredir yeni bir teknolojik çağın ve bununla birlikte cereyan eden bir kültürel dönüşümün içinde hızla yol alıyoruz. Sanal gerçeklik son on yılda gittikçe artan bir sıklıkla kulaklara çalınır oldu. Yeni bir çağ olarak nitelendirdiğimiz bu engin ve karmaşık örüntünün temel taşı basitçe oyun ve oyuncu insandan başkası değildir.

Başka bir perspektiften bakacak olursak oyun bir kaçış ve karşı çıkıştır. Adeta insan elinden çıkmış ve ironik biçimde insan ve insana dair olanı sömüren sistemlerin bir eleştirisi ve öylesi bir gerçekliği reddeden bilincin bir savunması ve başkaldırısıdır.

“İnsan, kendi varlığını çözmesi gereken bir problem olarak gören tek hayvandır” der Fromm. İnsan belki de tam da bu yüzden oyun oynar. Ya da insan oyun oynar; çünkü Sapiens’in karşısında onun gölgesinde kalmışsa da varlığı inkar edilemez bir Homo ludens en ciddi ifadesini takınmış, milyon yıllık özgür dansına devam etmektedir.

* Doktorant / Hacettepe Üniversitesi, Antropoloji Bölümü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.